Perşembe

uzun zamandır bir şeyler yazmadığımı farkettim, seni çok mu boşladım ne blog :)
İş güç seceresine dalınca malumunuz aklımızdan çıkıyor pek çok şey, ama bir şeyi unutmamak lazım: yaşamayı. Evet bazen yaşamayı da unutabiliyor insan.
Yine İsrail... Yine dehşet... Ancak bu seferki durum çok farklı. Bu sefer namlunun ucunda Filistin değil Türkiye var. Birleşmiş Milletler yardım gemileri var.
Sizce de yapmaya çalıştıkları şey belli değil mi? o yardım gemilerinin yakınlarında bulunan güya "dost" ülkelerin, BM ülkelerinin savaş gemilerinden hiç birinin beyaz bayrak çekmiş bir yardım gemisine saldırılmasına müdahale etmemeleri?
Evet, şunu anladık: Türkiye yine yalnız kaldı. Tarih her zaman tekerrürden ibarettir. Uzun zamandır bu tarz konularda konuşmadım, konuşmuyorum ancak artık aklımdakileri insanlarla paylaşmanın vakti gelmiştir:

Türkiye'nin bulunduğu coğrafya konumu itibari ile yüzyıllardır hep hedef, elde edilmek istenen nokta olmuştur. Bunun kanıtını tarih kitaplarını açıp bakarak görebiliriz. Yüzyıllarca, onlarca savaşa sahip olmuş olan Anadolu veya güncel adıyla Avrasya, savaşlar ve şiddetle elde edilemeyince kullanılan yöntem ve politikalar üzerinden tekrar geçilmiştir.
Öncelikli olarak içsel müdahalelerle, din, dil, kültür yozlaşması, ardından ekonomi ve politikanın en sonunda da hukukun rayından çıkarılması ile, kendine ve hatta çevresindeki ülkelere fazlasıyla yetebilecek bir ülkenin, felç bir yaşlı gibi ele güne muhtaç hale getirilmesi bu oyunların ilkidir. İkincisi sırtımızı sıvazlayarak, cesaretlendiren, önümüzdeki bir kaç adımda ön ayak olan güç ve yönetimler. Aslında bu verilen gaz ve kuru cesaretin de çıkmaz sokağa ulaştığını bilmek de ne kadar sevindirici değil mi?

İsraili sözde kınadılar, Türkiyeyi yüreklendirdiler, elçi yaptılar. Ve sonunda vurulan yine biz olduk. Evet arkadaşlar yüzyıllarca etik olan "elçiye zeval olmaz" görüşü vardı ya; artık yok.

Bundan sonra olacakları söyleyeyim:
Türkiyeyi destekleyecek ülkeler? yok öyle bir durum. Amerika, Almanya, İngiltere ve Fransa tamamen İsrail yanındalar. Ermenistan ise ortaya bir "sırtlan" edasıyla çıkacak ve kapabildiği kaçırabildiği parçalarla uğraşacak. Bir cephe savaşı olacağını sanmam. Ancak soğuk savaş kriterlerine uygun bir konumdayız. Öncelikle kimyasal ve belki biyolojik bir kaç saldırı, ardından kışkırtılan halk ve topluluklar ile ortaya çıkan isyanlar. Evet, insanların istediklerini alması için gerekn kaos ortamından bahsediyoruz.
Maalesef ülkemizde çok fazla "ayrım" gösteren topluluk var: Alevi, kürt, ermeni, yahudi, komünist, faşist, solcu, nurcu...
Bu kadar topluluk, bu kadar ayrı görüş... Daha kendi iç sorunlarına yönelmişken ülke, en iyi ihtimalle bir darbe veya sıkı yönetim en azından bu tarz bir kaosun bastırılmasında yardımcı olabilir. ancak benim öngörüm, maalesef yurt dışından güya yardım edecek ülkelerden yardım isteme politikası olacaktır.
Hatırladınız mı bu senaryoyu? Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya... Ne kadar da yardımcılar değil mi...
Evet arkadaşlar, ülkenin parçalanmasına az kaldı. Etrafınızdaki olaylara kulak kabartın. Bunlar komplo teorisi değildir. PKK bile bu sorun yanında küçücük kalmaktadır.

Atatürkçüyüm diye geçinip, kıçını kırmış oturmuş, hiç birşey yapmayıp konuşan insanlar bu politikaya ilk razı gelecek olan insanlardır.
Milliyetçiliğimizi göstermemiz, ülkemizi, vatandaşlarımızı, kültürümüzü sahiplenmemiz gerekmektedir. çok az bir zaman kaldı...

Çok az...

Pazar

Nasıl bir ruh halidir, nasıl bir durumdur bilemedim. içim bi garip, huzursuz... nedir bu sıkıntı nedir bu rahatsızlığın sebebi.
Korkular? evet...
Belki de...
hayır hayır henüz değil... olmamalı...
olmamalı...

Cumartesi

Day and Night

One day, i will see you day and night,
One day, i will search you day and night,
One day, i will want you day and night,
One day, i will feel you day and night,
One day, i will choose you day and night,
One day, i will love you day and night,
One day, i will fight for you day and night,
One day, i will think you day and night,
One day, i will save you day and night,
One day, i will hurt you day and night,
One day, i will cry for you day and night,
One day, i will pray for you day and night,
One day,  you will leave me alone day and night,
One day, you will kill me day and night,
One day, you will cuckold me day and night,
One day, you will forget me day and night,
One day, he will abandon you in a night,
One day, you will remember me day and night,
One day, you will remember my death day and night,
One day, you will think me day and night,
One day, you will cry for us day and night,
One day, you will understand; you are alone,
And one day...
You will be alone day and night...

Perşembe

Mutluyum biliyor musunuz...?

Nedir bu bilmiyorum. Ancak o kadar güzel başladı ki bugün. Muhteşem devam etti aynı hızda... Sanırım mutluyum... Evet evet... Çok mutluyum, çok huzurluyum. Yaşamanın farkına varmak bu olsa gerek. Teşekkür ederim "Antropoloğum" bana bunu hatırlattığın için...

Pazartesi

hayat denilen maratonda 23'ncü turun içindeyim

Çevrende seni mutlu eden, rahat ettiren insanlar oldukça yaşamak denilen o sürekli "ulen çok zor yav" dediğimiz maratonda koşmaya devam eder insan. Neden mi? çünkü yanında sana o maratonda eşlik eden, etmiyosa bile öyle görünüp seni yüreklendiren veya köşede nefesi tıkanmış ve ilerlemek isteyen ancak ilerleyemeyen ve bunu görüp kolundan tutup "hadi gel beraber koşalım" dediğin insanlar senin bir adım daha atmana sebeptir. Bazen arkana baktığında sen yorulunca kolundan tutup çekecek kişi ararsın ve bulamazsın, gitmiştir o insan... hatta sana herkesten daha da yakındır ya, işte o olmasa bile her zaman seni bir süre daha koşturacak insan olacaktır.

Unutma ki hayat bir maraton, unutma ki sürekli mızmızlanıp yakınacağız ve unutma ki hepimiz o final çizgisine gelip o bitiş şeridini göğüsleyeceğiz. Ha, ne zaman mı? İşte herkesin atacağı tur sayısı farklı ben daha 23ncü turun içerisindeyim bakalım kaç tur daha gideceğiz :)

Çarşamba

Ne dilediğine dikkat et...

Karanlık ve sıcaklık
nefesinle ısıttığın yüzüm, tutkuyla birleşen dudaklar
gözlerinin içine bakarkenki o acı
zamanın içimizde biriktirdiği özlem
belki sıkıntıların, belki de içilen o yarım biranın etkisi
saçlarımızda gezinen ellerimiz
utangaç, korkarak ama bir o kadar da istekle birbirine temas eden
dokundukça o yumuşak o sıcacık hisle dolan dudaklarımız
ve tekrar tenimize nüfus eden nefesimiz
ve tekrar kavuşan bedenimiz
ve biriken özlemin artık vücutla dile getirilmesi
ve titreyerek girilen yatakta
o tutkunun etkisi ile alev alev
istekli, özgür, bağlı, kararsız, suçlu, masum
ve evet, birbirini isteyen iki beden...
her ateş söner, her yaz biter, hava soğur, kış gelir
tekrar üşür bedenler o soğukta...
Geçici ısınma yöntemleri dener belki
ancak beceremez tekrar o sıcaklığı yakalamayı
ve ağzından dökülen bir kaç kelime olur
"ne istediğine, ne arzu ettiğine dikkat et..."
hayat müşterektir... başkalarının kararlarını uygulamaya devam edersen her şey kayıp gider avuçlarından... kendin olamadan gelgitlerle dolarsın işte... sonra bir de bakmışsın ki o boş sahilde, denizin kıyıya sürüklediği boş deniz kabuklarından biri olmuşsun... şekli güzel, içinde denizin uğultusunu taşıyan ancak boş ve yalnız... kırılgan... ve bir gün o boş denz kabuğunu dolduran yengece boyun eğmek zorunda kalırsın, o nereye giderse sen de oraya gidersin... seni sevdiği için değil, sana ihtiyacı olduğu için, çıkarı olduğu için seninledir.... Veya bir koleksiyoncunun kutusudur yerin, senin gibi boş, yalnız, sessiz binlerce deniz kabuğunun yanında...

Hayatın közünü yenilemek...

Hayat bir nargile gibi değil midir ? Çekersin ve sonra salarsın geri dertleri de, mutluluğu da... eğer yakarsan umutlarını, hayallerini, kalıkalı verirsen ortada, o en iyi arkadaşlar tütünlüğü çıkarıp üflerler, sadece hafiflesin nargilen diye, çünkü ellerinden gelen o dur... Azim de nedir biliyor musunuz? Hani nargilen yanar da sen temizlemeye çalışırsın, işte azim de böyle bir şey... ya bırakırsın tamamen hayatını yarım bir nargile gibi, ya da arkadaşlarının üflediği o acı küllerin dinlenip, o yanmış tadın geçmesini hafiflemesini bekleyip tekrar köz ekersin nargileye...

Kalbime damlayan bir şarkı...

Gece gece nerden geldi bilinmez ama Hümeyra'dan "Sevdim seni bir kere" parçasını dinleyesim geldi. Kalbime damlayan bir parça... İçimi hem ısıttı hem acıttı biraz... Ah bir de bira olsa şimdi ne güzel gider eski 45likler yanında...
O zaman hadi bir kere de beraber söyleyelim mi?

"Sevdim seni bir kere
Başkasını sevemem
Deli diyorlar bana
Desinler değişemem
Desinler değişemem
Daha yolun başındasın
Değişirsin diyorlar
Oysa sana çıkıyor
Bildiğim bütün yollar
Sevgi anlaşmak değildir
Nedensiz de sevilir
Bazen küçük bir an için
Ömür bile verilir"

ve ardından kocaman bir sessizlik...

Cumartesi

Son söz...

tek bir şey... tek bir rica...
başka bir şey yok... gerçekten...
şu boynuma, keskin bir kurban bıçağı ile derin bir kesik at,
ve boşalsın içimde ne varsa o hoşgörülü toprağa,
karışsın kanımla anılarım...
Ondan sonra
belki yangından sonra yeşeren bitkiler gibi
bir fidan oluveririm,
tekrar büyüyüp ağaç olunca da
belki adını kazırsın üzerime,
canımın yanacağını düşünmeden,
...

Cuma

Aklım nerde?

ben de bilmiyorum ki nerde?..
kaybettim, belki kaçtı gitti başımdan...
Sıkılmıştır o küçük kutuya tıkıp,
hep aynı şeyler için çalıştırdığım için onu,
bırakıp gitti belki de beni
ümitlerimle, hayallerimle birlikte...

Pazartesi

Rezillik Felsefesi

Rezillik aslında bir dogmatik felsefedir. İnsanın kendini rezil görmesi, eksiklerini bilmesi ve ortaya koyması ve göstermesi karşısındaki insanların o zayıf yönleri umursamadığını düşünmesine sebep olur ve senin o zayıf yönlerinle uğraşmazlar çünkü sen onları zaten sumuşsundur ortaya...

İnsanlara tutacak kemik bırakmama felsefesi olan "rezillik" ünlü düşünürlerden Eunsal tarafından ortaya koyulmuştur...

Eunsal'a göre, bütün insanlar özgündür, ve orijinaldir. Taklit etme yetilerini kullanarak öğrenirler ve bunları karıştırarak orijinal ve kişisel bir davranış oluştururlar. ya toplumsal ya da ailesel baskılarla seçerek şekillendirirler. Ancak buna rağmen, en düzgün insan bile bir başkası için rezil görünür. İşte burada insan kendisinin başkalarına göre rezil tutumunu saklamaz, bundan utanmaz. Kendini sever ve kabul eder. İşte bu, rezilliği kabul etmektir. Ve kişi kendinden utanmayıp çekinmediği için insanlardan kimse üzerine gitmek istemez.

Rezillik felsefesi son zamanlarda gittikçe yaygınlaşmakta, özgün düşünen insanları bünyesine katmaktadır.

Rezillik Felsefesi'nin müdavimleri:

Leonardo Da Vinci
Wolfgang Amadeus Mozart
Pablo Picasso
H.R. Giger
Tim Burton

Ben 10 benim karakteri çalmış lan!

Oha, 4-5 yıl önce çizdiğim bir karakteri, daha bugün izlediğim bi çizgi filmde görmek :S Koskoca prodüksüyonlar yalanmış, fiyaskoymuş...
Ulan ne bedbaht bi adamım ben yav :S

İşte Benim karakterim
Ben bu karakteri 2006 yılında bilgisayarda mouse tıklamalarıyla yapmıştım. Vay be demek sen de meşhur olacaktın ha evladım...












Ve işte Ben10 isimli çizgi filmdeki karakter
Koskoca Ben10 çizgi filmini yaratırken benden faydalanmış herifler... Ulan bi teşekkür etseniz haberdar etseniz para bile istemezdim...

Günün özlü ve pozlu sözü

Beni çekemeyenler DIGITURK(dijitürk)e abone olsun, orda daha net gösteriyorum